Sağlık sisteminin özel sektöre bırakılıp bırakılamayacağı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda etik, hukuki ve toplumsal yönleri bulunan bir tartışmadır. Neoliberal ve anarko-kapitalist düşünce akımlarında özel sektör ağırlıklı modeller daha fazla destek görürken; sosyal demokrat, sosyal liberal ve çeşitli sol görüşler kamunun güçlü bir rol üstlenmesi gerektiğini savunur. Bu nedenle bu konu değerlendirilirken, ekonomik verimlilik tartışmasının ötesine geçen insani bir soru karşımıza çıkar. Ülkeler özelinde değerlendirilirse, Küba sağlığın en erişilebilir olduğu, sistemik olarak en iyi işleyen ülkelerden birisidir. Ancak günümüzde uygulanan ambargolar nedeniyle teknolojik sağlık araçlarına erişim kısıtlıdır. Bunun tam tersi olarak Amerika'da ise sağlık sisteminin büyük ölçüde özel olması ve devletin buradaki rolünün çok kısıtlı kalması, teknoloji ve verimliliği maksimum seviyeye çıkarırken genel toplumun sağlık hizmetlerine erişiminde zenginlerle diğer kesimler arasında büyük bir uçurum yaratabilmektedir.

Peki, esas sorumuza gelelim: Sağlık sistemi gerçekten tamamen özel sektöre bırakılabilir mi? Örneğin Amerika, kanser ilaçlarının hangi ücret ve kâr marjıyla satıldığına ilişkin bir düzenleme getirmiyor. Bu durumda akıllara, Süleyman Demirel'e atfedilen ve benim de çok sevdiğim şu soru geliyor: "İlaç satan sağlık ister mi?" Belki kimilerine rastgele söylenmiş bir söz gibi gelebilir; fakat altında çok derin bir gerçeklik yatıyor. Amerika özelinde tamamen özel olan bir sistemde, American Cancer Society, H. Lee Moffitt Cancer Center ve Stowers Resource Management gibi, 5 milyar doların üzerinde varlığa sahip kuruluşlar erişimi zor olan insanlara destek oluyor. Yine de mağdur ve kendini duyuramayan insanların var olmadığını varsaysak bile, ekonomik bir krizde bu kuruluşların bağışçıları bağışlarını azaltır veya tamamen durdurursa ne olacaktır? Bu, tarihte hiç yaşanmamış bir durum değildir. Örneğin 1929 Büyük Buhranı sırasında ABD'de hayır kurumlarının ve özel bağışlarla ayakta duran hastanelerin finansal desteği büyük ölçüde kesildiğinde, binlerce insan tedaviye erişemediği için kaderine terk edildi. Yani toplumun en savunmasız kesimi, sadece borsadaki bir çöküşün veya ekonomik daralmanın dolaylı kurbanı hâline gelmiş oldu.

O hâlde sistemin tamamen serbest bırakılması ve devletin hiç karışmaması ne kadar doğrudur, bunu sorgulamak gerekir. Kaldı ki Amerika'nın 2026 yılında 1,5 trilyon dolarlık askerî harcamaya bütçe ayırdığı haberleri düşünüldüğünde, bu durum daha da manidar hâle geliyor. Sağlık sisteminin tamamen özel sektöre bırakılmasının doğurduğu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, insan gerçekten "Sağlık sistemini tamamen devlete bırakalım." diye düşünebiliyor. Hibrit modellerin, dünyada tamamen özel veya tamamen kamucu sistemlerden daha başarılı olduğunu söylemek mümkündür. En azından ülkelerde sağlık sistemine yönelik memnuniyet anketleri bunu göstermektedir. 7 yıldır üst üste yapılan "The Best Healthcare in the World" sıralamalarında birinci sırada yer alan Tayvan bunun önemli bir örneğidir. Oysa 1995 yılına kadar Tayvan nüfusunun neredeyse %40'ının hiçbir sağlık güvencesi yoktu. Daha sonra National Health Insurance (NHI) adı verilen ulusal sağlık sigortası sistemi kuruldu ve hibrit model sayesinde ülke, kısa sayılabilecek bir süre içerisinde bugünkü başarısına ulaştı.

Tayvan sisteminin dijital kapasitesi, tıpkı ülkemizde bulunan E-Nabız sistemine benzeyen bir yapıya sahiptir. Her vatandaşın ve ülkede ikamet eden yabancıların çipli bir NHI Sağlık Kartı vardır. Bu kart sayesinde doktor, MediCloud adı verilen bulut tabanlı sisteme erişerek sizin geçmişte hangi hastanede hangi röntgeni çektirdiğinizi, hangi ilaçları kullandığınızı ve alerjilerinizi tek bir ekranda görebilir. Bu sistemin benzeri ülkemizde de bulunmaktadır. Ancak ülkemizdekinden farklı olarak, aynı işlemlerin tekrar tekrar yapılmasının önüne geçilmektedir.

Bugün evinizin en yakınındaki acil servise gittiğinizde uzun bir sıra ve sadece başı ağrıdığı için doktora baskı yapıp serum talep eden insan sayısının düşündüğünüzden çok daha fazla olduğunu göreceksiniz. Ya da doktora zorla ilaç yazdırmaya çalışan, gereksiz kan tahlili yapılmasını isteyen birçok insan ülkemizde mevcuttur. Bunların sisteme getirdiği en büyük yük, randevuların tıkanmasına neden olmalarıdır. E-Nabız sisteminin Tayvan'daki sisteme benzer şekilde gelişmiş bir dijital altyapıya sahip olduğu aşikârdır. Ancak bu kadar yoğun kullanılmasının temel nedenlerinden biri, insanların "Zaten ücretsiz." diyerek sistemi suistimal etmesidir.

Örneğin, şu an bir randevu alsanız ve randevu saatinden üç saat önce iptal etseniz, kimse size "Bunu neden yapıyorsunuz?" demez. İptal ettiyseniz sorun yoktur. Ancak bunu sürekli yapmanız hâlinde herhangi bir yaptırım uygulanmaması, insanların sistemi ciddiye almamasına neden olmaktadır. Resmen bir büfeden su ister gibi serum talep edilmesi ve bunun sorgusuz sualsiz kabul edilmesi, gerçek hastaların mağdur olmasına yol açmaktadır.

Tayvan'da bunların mümkün olmamasının yanı sıra idari yönetim maliyeti yalnızca %2 civarındadır. Ülkemizde ise bu oranın %10 ila %27 arasında olduğu ifade edilmektedir. Bu da sağlık hizmetleri için devletin harcadığı her 100 liranın 10 ila 27 lirasının idari giderlere ayrıldığını göstermektedir. Bunun birçok nedeni olabilir. Hastanelerin gereksiz sayılabilecek harcamaları ve ihtiyaç fazlası kamu personelinin sisteme ek yük oluşturması da bunlardan biridir. 2026 yılında hastanelerde yalnızca insanlara "Sağ tarafta ikinci koridor, dahiliye bölümü." demekle görevli personelin bulunmasının ne kadar gerekli olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Bunun yerine dijital yönlendirme sistemleri (engelliler için sesli seçeneklerle birlikte), daha fazla yönlendirici tabela ve daha sade bir hastane düzeni bu sorunu büyük ölçüde çözebilir. Ancak hükümetlerin seçim dönemlerinde yaptığı kamu personeli alımları, bir tür popülist politika olarak değerlendirilebilir ve bu durum devlet hastanelerinin verimliliğini doğrudan azaltmaktadır.

Tayvan'da uygulanan sistemin gelişmesinin, hem verimli hem de güçlü olmasının temel nedeni tam da bu sorunlardan arınmış hibrit modeli tercih etmiş olmasıdır. Belki şaşıracaksınız ama hastanelerin yaklaşık %80'i özel sektöre aittir. Ancak devlet, Amerika'daki gibi sistemi tamamen serbest bırakmamıştır. Küresel ilaç devleri veya tıbbi malzeme üreticileri Tayvan pazarına girmek istediğinde karşılarında tek bir muhatap bulurlar: Tayvan devleti. Devlet, tek alıcı (monopson) gücünü kullanarak ilaç ve tıbbi malzeme fiyatlarını pazarlık yoluyla belirleyebilmektedir.

Özel sektörün dinamizmi ve verimliliği ile devletin düzenleyici gücünün bir araya gelmesi, sistemin başarısının temelini oluşturmaktadır. 24 milyon vatandaşın ödediği vergilerin yalnızca yaklaşık %2'si operasyonel faaliyetlere harcanırken, kalan kaynaklar özel sektördeki hastanelere, ilaç ve tıbbi malzeme sağlayıcılarına aktarılmaktadır. Tüm bu süreçlerin dijital ve merkezi bir sistem üzerinden yürütülmesi, devletin sağlık hizmetlerini özel sektörün insafına bırakmadan, onun verimliliğinden yararlanmasını sağlamaktadır. Nitekim bu modelin başarılı olduğu; son yedi yıldır uluslararası sağlık sistemi sıralamalarında birinci sırada yer alması ve vatandaş memnuniyetinin yüksek olmasıyla da anlaşılmaktadır.

Özetle, "İlaç satan sağlık ister mi?" sorusunu merkeze alarak düşündüğümüzde, sağlığın temel bir insan hakkı olduğunu kabul etmeli ve bunun için en verimli, en erişilebilir ve en sürdürülebilir sistemi inşa etmeyi hedeflemeliyiz. Hibrit model, hem kamunun denetleyici rolünü koruyan hem de özel sektörün dinamizmini sistemin hizmetine sunan yapısıyla, bu hedefe ulaşmada en güçlü seçeneklerden biri olarak görünmektedir.